22 Eylül 2018 Cumartesi

Ağustos Ayı İzlediklerim 2. Bölüm



Öncelikle Tekrar Hoşgeldiniz

Ağustos ayında izlediklerime ikinci bölümde devam ediyorum. Çünkü çok uzun olursa sıkar diye düşündüm ve nedense o gönderi de sürekli sorun yaşıyorum. Düzelmiyor. Aksine daha da grift bir hal alıyor. Neyse uzatmadan Ağustos ayında neler izlediğimi anlattığım yazımın ikinci yarısıyla devam ediyorum. Bu ay izlediğim tek bir filmi hiç beğenmedim. Onu da sona bıraktım.

Birinci bölüm için buraya tıklayabilirsiniz.


Miraç


Yönetmenliğini Enes Hakan Tokyay'ın yaptığı 2017 yılında çıkan ve Türk filmi olan Miraç'ı aslında Ramazan ayında TRT Ev Sineması Kuşağı'nda izlemiştim. Ağustos ayında, eşime önerdiğim için tekrar izledim. 
Yusuf, Ali ve Ahmet arkadaşlar ama Ahmet yüzerken boğuluyor ve ölüyor. Bu durum küçük arkadaşları etkiliyor. Sürekli Ahmet'i düşünüyorlar. Ahmet gömüldükten sonra imamın mezarın başında konuştuğunu görüyorlar. Arkadaşlarını çok özlediklerinden, Ahmet'le konuşabilmek için imam olmaya karar veriyorlar. Geceleri mezarına gidip bekliyorlar. Ahmet korkmasın diye mezarına lamba ve kendi fotoğraflarını bırakıyorlar.
İmam olmayı kafalarına koydukları için Kuran okuyorlar ama Elif Ba düzeyinde kalıyor. Sonra başkalarının önünde durup onlara namaz kıldırmaya çalışıyorlar. Bu konuda ölen Ahmet'in dedesiyle ninesi yardımcı oluyor. Başka bir gün camiide vaiz vermeye çalışıyorlar. Namazı birbirine katıyorlar ve camii çıkışı Ahmet'in dedesi bunlarla konuşuyor. Yusuf ile Ali niyetlerini anlatıyor. Tabi ki Ahmet'in dedesi çok duygulanıyor. Dede onlara Ahmet'in göğün 7. katında Hz. İbrahim'in yanında olduğunu, orada başka çocuklarla oynadığını anlatıyor ama bizim ufaklıklar bu sefer de kıskanıyor.
Göğün yedinci katına balonla mektup yolluyorlar. Başka çocuklarla oynama diyorlar. Olmadı göğe yükselip Miraç'a çıkmak için bir eşeği kaçırıp, kanat takarak onu Burak yapmaya çalışıyorlar. İmamdan Zemzem suyu alıp göğüslerine dökerek kalplerini yıkamaya çalışıyorlar. Mescid-i Aksa'ya gidemeyince köyün camisinin kubbesini sarıya boyayıp benzetmeye çalışıyorlar. Miraç için gerekli olan her şeyi tamamladıklarına inanan Yusuf ve Ali caminin çatısında uzanırken rüyalarında Ahmet'i görüyorlar. İstedikleri oluyor. Ne yaptıklarını ise sabah olunca bütün köy öğreniyor.





Bir Hint Fakirinin Olağanüstü Yolculuğu


Aslında bu film " Bir İkea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu" isimli kitaptan uyarlanmış. 2018 yapımı olan Bir Hint Fakirinin Olağanüstü Yolculuğu'nu izlerken çok eğlendim. Mutlu eden ve enerjinizi yükselten filmlerden.
Kahramanımız Ajatas Oghash Rathot ( Dhanush), Hindistan'da yaşıyor ve bir Hintli. Babasız olduğu için küçük yaşlarda çalışmaya başlıyor. Annesi sürekli Paris'e gitmekten bahsediyor. Ajatas, sürekli her gördüğü adam için " Babam bu mu? " diye sorarak annesini çıldırtıyor. Büyüyor ve bir gün annesini kaybediyor. Annesinin mektuplarını buluyor. O zaman öğreniyor ki babası bir Fransızmış. Annesinin ailesi evlenmelerine izin vermemiş. Onlar da anlaşmışlar. Bir gün Paris'te Eyfel Kulesi'nde buluşacaklardır ama geçim derdi yüzünden hiç gidememiş. 
Babasını bulmak için yola çıkıyor. Paris'e varıyor ve ilk olarak İkea mağazasına gidiyor. Bunun nedeni ise çocukken eline geçen bir İkea kataloğunu ezberleyene kadar incelemesi. Burada bir kızla tanışıyor. Hayatının aşkını bulmuştur. Tanışma şekli çok tatlıydı. Mutlaka izleyin. Kızla randevulaşıyorlar. Kalacak yeri olmadığı için geceyi İkea'da bir dolabın içinde uyuyarak geçirmeye karar veriyor. Ama uyurken o gece görevliler dolabı başka ülkeye gönderiyorlar. Yoldayken uyanıyor ve karşısında mültecileri görüyor. Yakalanıyorlar ve onu da mülteci sanıyorlar. Anlatıyor ama inanmıyorlar. Pasaportunu da sahte sanıp parçalıyorlar. 
Kaçıyor ve bavuluna saklandığı bir kadın ona yardım ediyor, para kazandırıyor ama parayı kaptırıyor. Sonra mülteci arkadaşlarıyla birlikte parayı geri alıyorlar. Mülteci kampına gidip, oradakilerin derdini dinliyor ve parayı onlara dağıtıyor. Böylece o insanların mülteci olmasına gerek kalmıyor. Çünkü lazım olan paraya artık sahiplerdir.
Çok uzatıyorum gibi oldu o yüzden finale bağlıyorum. Kızın arkadaşına ulaşıyor ve başkasıyla evlenmek üzere olduğunu öğreniyor ve Hindistan'a geri dönüp öğretmenlik yapıyor ama kız onu buluyor ve mutlu son oluyor.
Babasını da buluyor ama mezarında. Babası Eyfel Kulesi'nde annesini hep beklemiş.





Başlat: Ready Player One


Başlat: Ready Player One filmine çok rastlıyordum ama afişi bana ergen filmiymiş izlenimi veriyordu. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki muhteşem buldum. 2018 yapımı olan film, Steven Spilberg tarafından yönetilmiş. Film o kadar çok popüler kültür öğesi barındırıyor ki her taraftan telif fırlıyor. Nasıl hallettiler o kadar çok öğeyi bilemedim. Popüler kültüre meraklıysanız kesinlikle tavsiye ederim. Eski ve yeni bir çok karakteri, film, bilgisayar ve konsol oyunu, müzikler çıkıyor karşınıza ve çok tatlı heyecanlar yaşıyorsunuz bir anda karşınıza çıkınca. Ben tam bıdı bıdı Beter Böcek'i anlattığım sırada o bile çıktı bir anda. Star Wars mu dersin, The Shinning mi dersin olmadı Atari mi istersin, ne ararsan hatta aklına gelmeyenler bile var. Sanırım sadece Disney vermemiş haklarını. Bence o da pişman olmuştur filmi izledikten sonra. Resmen geçmişten günümüze bir popüler kültür geçit töreni gibiydi. Seni de koyalım mı deseler para bile istemezdim. Şöyle bir şey var. Belki yaşı çok biraz daha küçük olanlar her olayı, karakteri tanımayabilir. Ama 70'ler, 80'ler ve 90'lar çocukları eminim ki pek çok detayı yakalar.
Filmi övmekten konusunu anlatamadım. Film Ernest Cline isimli bir Amerikalı yazarın kitabından uyarlanmış. Olay 2045'te geçiyor ve dünya çapında ekonomik bir bunalım var. Devletlerde salmış.  Tüm insanlar Oasis adındaki sanal evrende vakit geçiriyor. Neredeyse normal yaşamla hiç bir bağları yok. Sanal dünyaya bağlandıkları gözlükleri takıyorlar ve Oasis'te istedikleri kişi oluyorlar. Oasis özgür, güzel ve zevkli bir dünya. Bu sanal dünyayı 2012' de James Halliday yapıyor ve oyunların içine anahtarlar saklıyor. Bu anahtarı bulan kişi Oasis'in sahibi olacaktır. Bu sanal dünyanın o kadar büyük bir piyasası ve serveti var ki anahtarları bulmak için büyük şirketlerden tutunda banliyödeki ayyaş bile uğraşıyor.
Kahramanımız buluyor tabi ki ve arkadaşlarına da bulduruyor. Tabi ki yedirir mi büyük şirketler bu serveti. Peşlerine düşüyorlar. Çok da anlatmak istemiyorum ama çok güzel kesinlikle öneririm. Bunun için ayrı bir yazı yazmak gerekir. En azından fragmanına bakın lütfen. Bir de o kitabı almam lazım. Mutlaka.





Arrival


Arrival, sürekli televizyonda denk geldiğim ama hiç oturup bitirmediğim bir filmdi. Hep parça pörçük sahneler izlemiştim. Barış Özcan'ın videosunda görünce izleme kararı aldım. Barış Özcan'dan sonra film bana daha bir anlamlı geldi.
2016 yapımı olan Arrival'ın yönetmenliğini Denis Villeneuve yapmış. Başrolde ise Dr. Louise Banks rolünde Amy Adams'ı, Ian Donnelly rolünde ise Avenger'da güzel ok atan abimiz Jeremy Renner'ı görüyoruz. Dr. Banks bir dil bilimci ve uzaylıların dilini çözsün alıp uzaylıların uzay gemisine sokuyorlar kadını. Bir de sürekli karışıyorlar kadına. Çok biliyorsan buyur sen okuma yazma öğret uzaylılara. Kadın dünyadaki eski ya da yeni neredeyse bütün dilleri biliyor. Osmanlıca bile biliyormuş. Uzaylılar aradaki cama yuvarlak mürekkep lekeleri gibi şekiller yapıyorlar dokunaçlarıyla. Ahtapot gibiler ama o küçük bir parçalarıymış. Filmin ilerleyen sahnelerinde tamamını görebiliyoruz. Resmen okuma yazma öğrettiler birbirlerine. 
Aslında uzaylılar kötü niyetli değil. Dünyaya yardım etmek istiyorlar ama insanoğlu ne anlar yardımdan. Nükleerle vuralım diyorlar. Uzaylı görünce taş atan insanlar gibiler. Bazı ülkeler vurmayalım diyenlerle küsüp bağlantıyı koparıyor. Dünyanın her yerine uzay gemileri inmiş. Devletler birbirine trip atıyor. Çin ergen gibi davranıyor. Ben böyle bir olayda en çok Çin, Japonya gibi ülkelerden mantıklı hareket beklerim valla. Amerikan sineması yine gömüyor işte sevmediklerini. Garibim uzaylılar da insanların anlamadığı bir dilde insanlara yardım etmeye geldiklerini anlatmaya çalışıyor. En sonunda Marvel'dan Thanos gelecek, silip süpürecek evreni hepimiz rahatlayacağız vallahi. Thanos bile haklı görünüyor artık gözüme. Bu filmde Thanos yok tabi ki :)






Avengers: Infinity War


Bir sürü Marvel karakterinin toplandığı bir film. Hatta bazıları birbirleriyle ilk kez tanışıyorlar. Marvel'ı DC'den daha çok beğeniyorum. Özellikle son on yıldır bütün filmlerini birbirine bağlamaya çalışmasını hayranlıkla takip ediyorum. O kadar çok filmi, o kadar çok baskın karakteri tek bir hikayenin etrafına toplamak için on yıldır uğraşıyorlar. 
Bütün Marvel karakterleri Galaksinin Koruyucuları filmindeki Thanos için bir araya geliyorlar. Çünkü birebir mücadele edemiyorlar. Durduramıyorlar Thanos'u. Thanos evrenlere saldırıp, gezegenlerdeki canlıları topluca öldürüyor. Bazen birazını bırakıyor bazen toplu kıyım yapıyor. Bu filme kadar bence Thanos'un ne yaptığı anlaşılmamıştı. Caninin biri evrenleri, galaksileri basıyor gezegenleri yok etmeye çalışıyor sanmıştım. Ama amacının daha yaşanılabilir dünyalar bırakmak olduğunu anlattı. Nüfus çok fazla. Dünyalar kaldıramıyor ve çevre kirliği, küresel ısınma derken tüm canlıların sonu hazırlanıyor. Yani kendi kıyametimizi kendimiz yavaş yavaş inşa ediyoruz. Thanos nüfus yarı yarıya azalırsa dünya kurtulur diyor. Kökünüz kuruyup gitmez diyor ve dediğini yapıyor. O kadar süper kahraman baş edemiyor ve yeniliyorlar. Yok olanlar arasında Örümcek Adam, Dr.Strange gibi süper kahramanlarda var. Rasgele bir seçimle insanların çoğu yok oluyor. Thanos torpil geçmiyor. Bu uğurda kızı Gamora'dan vazgeçen adam bize mi acıyacak. Gamora'yı uçuruma atarken yaşadığı duygusallık çok etkileyiciydi. Onunda bir kalbi varmış ve Gamora'yı gerçekten kızı gibi seviyormuş. Seviyor niye öldürüyor derseniz, bence  pek çok canı kurtarmak için feda ediyor. Kötü diye tanıttıkları Thanos'un hikayesini öyle bir bağladılar ki hak verir olduk Thanos'a.
Filmde hoşuma gitmeyen tek şey, bütün o karakterleri sığdıracağız derken biraz karışık hale gelmiş sanki. Ama yeni filmi merakla bekliyorum. Ölen karakterler ne olacak?





The Shining / Cinnet


The Shining yani Cinnet filmi Stephen King'in kitabından uyarlanmış. 1980'de yayınlanan filmin yönetmeni Stanley Kuprick; Baş rolde bir yazarı canlandıran Jack Nicholsen var. Karısını Shelley Duvall, küçük çocuğunu ise Danny Lloyd oynamış. 
Yazar Jack Torrence, kitabını yazabilmek için dağın başındaki bir otele kış bekçisi oluyor. Asıl mesleği ise öğretmenlik ama burada kışın kimse olmadığı için kitabına odaklanabileceğini düşünüyor. Ailesini de alıp buraya getiriyor. Kışın otel kapanıyor. Çalışanlar, müşteriler hepsi gidiyor çünkü kar yağıyor yolar kapanıyor. Sadece bekçi kalıyor. Çok güzel kış turizmi olur niye kapatıyorlar diyordum ki aslında bir şeyden kaçtıklarını fark ettim. Yazın misafirlerini ağırlayan otel kar yağınca manyağa dönüşüyor. Olmayan kişileri görüyorsunuz, kafayı sıyırıyorsunuz ama öyle böyle değil. Böyle dibini ekmekle tertemiz sıyırıyorsunuz. Baltayla çocuğunuzu, karınızı doğramaya kalkıyorsunuz. Yani madem böyle bir durum var kışın vur kilidi git. Niye bekçi bırakıyorsun. Bir de adama diyorlar ki daha önceki bekçi böyle böyle katliam yaptı sorun olmaz değil mi? Mal değerli işte; can kimin umurunda.
Aslında ilk çok hoşlarına gidiyor ortam. Sadece yiyip içip yatıyorlar ama kar bastırınca işler değişiyor. Yazarımız uyku sorunları yaşıyor ve kafası bulanmaya başlıyor, kitap da ilerlemiyor.  Karısı gözüne batmaya başlıyor; kötü davranıyor. Zaten en çok kadına üzüldüm böyle bir kocası olduğu için. Daha sonra otelde barda insanlar görüyor, oturup içki içiyor ama aslında etraf bomboş, kimse yok. Olamayan içkiyi içip sarhoş oluyor, olmayan barmenle muhabbet ediyor. Sonra bu insanlar ona karısını ve çocuğunu öldürmesini söylüyor. Çocuk ise zaten böyle varlıkları her zaman görüyor. Hatta hayali arkadaşı o otele gitme diyor ama çocuk işte kim dinleyecek.
Kapının baltayla parçalandığı sahnede kadın öyle korkuyor, öyle bir bakıyor ki sanırsın gerçekten deliriyor. Zaten sonradan okuduğuma göre yönetmen o kadına karşı tüm ekibi örgütlüyor. Demiş ki kötü davranın, dışlayın, küçümseyin, köpek çekin. Kadın normalde de sürekli senaryodaki kocasının ona davrandığı gibi davranılınca gerçekten içine kapanmış, sinmiş kalmış film çekilirken. Sanırım o bunalımı daha gerçekçi oynasın istemiş ama kadının psikolojine aduket çekmişler. Sırf bunalsın diye kocasının merdivende üstüne yürüdüğü sopalı sahneyi tüm gün tekrar tekrar çekmişler. Kadın o sahnede bunaldığı için gerçekten ağlamaya başlamış.
Cinnet filmi aslında çok popüler bir film ama ben daha yeni izledim. İzleme sebebim ise Başlat: Ready Player One filminde bu filmden oldukça çok bahsedilmesi oldu. Oasis'i yapan James Halliday'in en sevmediği filmdi ve bu filmin içinde anahtar arıyorlardı. Kapakları açılınca kan boşalan asansör, korkutucu ikiz küçük kızlar, banyo sahnesi falan derken Cinnet filmini oldukça merak ettim. Acaba neyini sevmemiş diye düşündüm ve izledim. Sonundaki donup kalma sahnesi çok komik geldi valla güldüm. Ama hemen alttaki videoda kadının yerinde olmayı kesinlikle istemezdim.





Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı

Şu Marvel dünyasında herhalde bir tek Kaptan Amerika'yı sevemedim. Sanırım Amerika'nın kurtarıcı olduğu mesajı çok aleni verildiği için itici geliyor bana. Bütün Marvel filmleri birbiriyle bağlantılı hale geldiği için izledim. Yoksa ötekileri izlerken bazı konular eksik kalıyor. Mesela Infinity War'ı bundan önce izlediğim için filmin başında kahramanlar niye birbirine küsmüş anlamadım. Bu filmi izleyince anladım ki Demir Adam, Kaptan Amerika'ya küsmüş. Sonra karakterler gruplaşmış. İttifak ve İtilaf devletleri gibi olmuşlar.
Dünya bu süper kahramanlardan yaka silkmeye başlamış. Kurtarıyoruz ayağına koca koca şehirleri, kasabaları yıkıyorsunuz diyorlar. Anlaşma imzalanmasına karar veriliyor. Artık öyle kafalarına göre dünyayı kurtaramayacaklar. Önce dünyayı kurtarabilir miyim diye memura dilekçe verecekler. İşleme konacak, onaylanırsa kurtaracaklar ama kırıp dökmeden. İşte bu durum kahramanları ikiye bölüyor. Gruplaşma başlıyor, birbirlerine düşüyorlar. Allah'tan bu sırada uzaylılar falan saldırmıyor. Yoksa bizi kim kurtaracak. 
Demir Adam'ın anne ve babası bir kazada ölmüştü ama öyle olmamış. Kaptan Amerika'nın ajan bir arkadaşı var. O öldürmüş Tony Stark'ın ailesini. Hatırlamıyorum, görevden sonra beynimi siliyorlar diyor ve bütün suçlardan sıyırıyor. Peki Kaptan Amerika ne yapmış? Bunu bildiği halde Tony'yi ailesinin katiliyle aynı ortama sokuyor ve saklıyor. Büyük ihtimalle ortalık karışmasın, arkadaşım ölmesin istiyor ama Demir Adam affetmez. Bunu benden neden sakladın diyor. Bunu mu koruyorsun diyor? Cümleler tam bu şekilde değil ama konuyu anlatmak için benzer ifadeler kullanıyorum. Bu durum zaten gergin olan kahramanların arasını daha çok açıyor.





Doğruluk mu Cesaret mi?

Ağustos ayında en sevmediğim film Doğruluk Mu Cesaret Mi filmi oldu. Adından anlaşılacağı gibi gençler toplanıp doğruluk mu cesaret mi oynuyorlar. Oldum olası sevemedim şu oyunu. Hep oynamaktan kaçardım. 
Neyse konuya döneyim. Gençler mezun olacaklar ve bunu kutlamak seyahate çıkıyorlar. Biz sinemaya bile gidemiyorduk çünkü yoktu. Başroldeki kızımız barda bir gençle tanışıyor. Sonra bu genç bunları ıssız bir yerdeki virane bir kiliseye götürüyor. Bunlarda on dakika önce tanıştıkları adamın peşine takılıp gidiyorlar. Sonra bunları peşine takan genç çok yaratıcı bir fikir ortaya atarak doğruluk mu cesaret mi oynayalım diyor. Kanları kaynayan gençler teklifi hemen kabul ediyor ve oynamaya başlıyorlar. Bir de başrolde ki kızımız yerde küçük bir küp buluyor ve yanlışlıkla kırıyor. Pis pis kokuyor. Anlamıyor tabi ki ama kokusu daha sonra ortaya çıkacak. Bak kızım küp buldu mu öyle hemen açmayacaksın. Onun içinde gaz neyin birikiyormuş, zehirlenirsin bak sonra.
Oyuna başlıyorlar, şamata falan derken bu eleman olayı anlatıyor. Bu oyun öldürüyor. Denileni yapmazsan ölürsün, yaparsan karşındaki zarar görür. Tabi ki ilk inanamıyorlar ama kayıplar vermeye başlayınca inanıyorlar. Çocuğun peşine düşüyorlar, bir yandan da oyundaki sıralarını ölmeden savmaya çalışıyorlar.
Sonunda başroldeki kıza çok saydım. Bu kızımız Youtube videoları çekiyor. Takipçisi çok. En son oyunu sonlandıramayacaklarını anlayınca dün dünyayı oyuna dahil ediyor. Çünkü en sevdiği arkadaşı ve kendisi kaldı. Çok çabuk sıra geliyor. Her an ölebilirler. Çekiyor bir video atıyor Youtube'a; binlerce takipçisine önce oyunu anlatıyor; ölümcül olduğunu da söylüyor ve diyor ki takipçilerine " Doğruluk mu cesaret mi? " . Maksat binlerce insandan bize sıra gelene kadar yaşayalım en azından. Demek ki napıyoruz her linke tıklamıyoruz. 



Birinci bölüm için buraya tıklayabilirsiniz.

Ağustos Ayı İzlediklerim 1. Bölüm




Herkese iyi geceler. Çünkü bu yazıyı yazmaya başladığım şu anın saati 00:23 ama büyük ihtimalle sabah yayınlarım. O yüzden herkese tekrar Kocaman Kocaman Merhaba diyorum.

İşsiz güçsüzlüğümün tavan yaptığı son bir kaç aydır, günde bir film hatta bazen iki film devirdiğim oluyor. Bir de eski zamanlarımı özlüyorum sanırım. Hatıralarımın dibinde köşesinde kalmış şeyleri bulup bulup çıkarıyorum. Bu durum filmlerde de aynı. Aslında sadece film izlemedim. Mesela durduk yere aklıma Yedi Numara dizisi geldi. Oturup izlemeye başladım. Planlarım arasında Sıdıka'da var. Çocukluk arkadaşım Gülşen geçen gün Yedi Numara'yı bitirdiğini söyledi. Sıdıka'ya başlamış. Belki Gülşen'de özlüyordur eski günlerini. İkimizin birbirinden habersiz aynı nostaljik şeyleri izlemeye başlaması da çok hoş bir olay bence.


Bu yazıyı yayınlamak için belki de geç kaldım ama yine de paylaşmak istiyorum. Biliyorum Eylül neredeyse bitecek ama bunu yazarken sürekli sorun çıktı. Ya elektrik gitti, ya internet gitti,ya sular kesildi ya da blogumu köpeğim yedi. Lacivert atlasta yıldız, ben de bahane çok yani. Fotoğraf güzel değil mi? Ama alıntı işte napıcan. İstanbul'u lambalar yüzünden lanetlemiş gece. Benim güzelliğimi yapay yıldızlarla örtenlere tamammülüm kalmadı demişti son sohbetimizde. Ancak köye gittiğimde görebiliyorum pırıl pırıl çillerini. Benim de çillerim var ama geceleri parlamıyor. Sanırım ben de küstüm birilerine. 





Büyük ihtimalle eklemeyi unuttuğum filmler olmuştur ama Ağustos ayında izlediklerimden aklımdakileri sıraladım. Bir köşeye not edeceğim artık. Bir de yazıların kimisi büyük kimisi küçük oldu ama gerçekten düzelmiyor. Çok uğraştım ve uğraştıkça daha kötü oldu.

İkinci Bölüm için buraya tıklabilirsiniz.


Yedi Numara Dizisi (1-23. Bölüm)


Yedi Numara dizisine anılarımın depreştiği bir günde başladım. Eşim hiç izlememiş. Onu da zehirleyip izlettim. Yedi Numara'yı bilmeyen vardır. Biliyorum diyenin ise yaşını tahmin edebiliyorum :) Yedi Numara'da birbirine tamamen zıt öğrencilerin mecburiyetten dolayı aynı evi paylaşmaları anlatılıyor. Öğrencilerin dördü kız, ikisi erkek. Erkek olanların arada sırada akrabaları eklenip çıkıyor diziye. Kızlar şehirli, erkekler köyde yetişmiş. Sürekli dalaşıyorlar ama zamanla birbirlerine o kadar çok alışıyorlar ki ev değiştirmek zorunda kaldıklarında birbirlerini özlüyorlar ve tekrar aynı evi paylaşıyorlar. Bir katta kızlar, bir katta erkekler şeklinde yaşıyorlar. Biz zamanlar Kampüsistan vardı. Kesinlikle öyle bir dizi değil. Çok masum bir dizi. 





Beter Böcek / Beetlejuice


Bir Tim Burton filmi olan Beetlejuice'su biz Beter Böcek olarak tanıdık. Ben çocukken ne kadar çok oynardı. Şimdi hiç oynamıyor maalesef. 1988 yapımı olan Beter Böcek'i yine çocukluk anılarımın depreştiği bir gün aklıma gelince izledim. Her sahnesini sindirdim. Masa başındaki meşhur dansta ben de kendi figürlerimi sergiledim. Ama şarkıyı bilmediğim için " Sen bu aşkı bana zehir ettin" diye Türkçe versiyonunu söyledim dans ederken. Bunu hatırlayanların da yaşları ortaya çıkacak. Ben doğmadan bir sene önce yapılmış.
Evli olan çiftimiz trafik kazasında ölüyor. ( Tim Burton filminde tabi ki öleceksiniz.) Öldüklerini fark etmiyorlar ve eve geri dönüyorlar. Sonra evleri satılığa çıkıyor. Öldüklerini öğreniyorlar. Evin yeni sahiplerini korkutup kaçırmak istiyorlar ama başaramıyorlar. El kitabını düzgün okumadıkları için hatalar yapıyorlar. En büyük hataları yardım almak için Beetlejuice'su çağırmak oluyor. Bence iyi oluyor. Renk geliyor valla filme.





Her / Aşk


En iyi özgün senaryo dalında Oscar ve daha başka ödüller kazanan Her filminde en çok kıyafetleri beğendim sanırım. Filmin konusuna gelecek olursak kahramanımız boşanmanın eşiğinde ve kendini çok yalnız hissediyor. Film gelecekte geçmesine rağmen hala mektup yazılıyor. İş olarak başkalarının adına mektuplar yazıyor ama kendisi yalnız. Sonra reklamlarda sanal zeka olan bir tür asistan gibi bir şeyden bahsedildiğini görüyor. Gidip satın alıyor ve zamanla arkadaş oluyorlar hatta daha sonra sevgili bile oluyorlar. Bir çok insan bu şekilde aşk yaşıyor . Bu süreçte sanal zeka olan aşkının sayesinde yalnızlık hissinden kurtulan kahramanımız eşinden resmi olarak da ayrılıyor. İlk başlarda sanal aşkı ona hayrandır çünkü dünyayı onunla keşfetmektedir ama zamanla insan olan aşkını yetersiz bulmaya ve internet aracılığıyla başkalarıyla da konuşmaya başlıyor. Daha sonra sanal zekalar birbirleriyle iletişime geçip, birbirleriyle arkadaş oluyorlar çünkü insanlar onlar için yetersiz kalıyor. Gün geliyor ve sanal zeka olan arkadaşlar çekip gitme ve kendi dünyalarında yaşama kararı alıyorlar. Sonuç olarak yalnız dostumuz yine yalnız kalıyor. En azından insanlığın sonunu getirmek gibi bir karar almadıkları için şükretmesi gerekir. 








Sahaf / The Bookshop


İspanya, İngiltere ve Fransa yapımı olan The Bookshop filmi, Penelope Fitzgerald'ın aynı isimli kitabından uyarlanmış. Florence Green, uzun yıllar eşinin yasını tutmuştur. Bu yas sürecinde ise kitaplara sığınmış. Sanırım artık dünyaya dönmenin zamanının geldiğini düşünerek kitap dükkanı açmak istiyor. Eski bir evi bu iş tutuyor ama kasabanın zenginlerinden bir kadının da gözü var evde. Hayır yani yıllardır boşmuş zaten. Florence gelince mi aklına geldi o evi istediğin. Çok sinirliyim. Kadına hayalini yaşatmamak için elinden geleni ardına koymadı. İlk zamanlar pek kitap alan olmasa da Lolita kitabıyla patlama yaşıyor. Onu tek anlayan ve destekleyen kişi ön izlemede görülen Brundish ve küçük bir kız çocuğu olan yardımcısıdır. Brundish, Florence'yi savunurken kalbi dayanamıyor ve vefat ediyor. Küçük yardımcısı ise filmin finalini yapıyor. Florence kayığa binip giderken kasabadan duman yükseldiğini görüyor. İskelede küçük yardımcısını görüyor. Ustasının elinden alınan kitapçısını ateşe vermiştir. Kendisi de büyüyünce kitapçı oluyor.Son olarak üç ülke bir araya geldiniz şu kadına bir kitapçı açamadınız ya helal olsun diyorum.





Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerelerde Bulunur? 


Harry Potter'ın yazarı olan J. K. Rowling'in aynı isimdeki kitabından uyarlanarak çekilen fantastik türdeki Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerelerde Bulunur? filmi ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı bir film. Filmin senaryosunu da Rowling yazmış. Zaten izlerken Harry Potter'dan esintiler hissediyorsunuz. Baş kahramanımız Newt Scamander'i daha önce Her Şeyin Teorisi filmindeki Stephen Hawking rolüyle de tanıdığımız Eddie Redmayne canlandırıyor. Yasaklanan ve nesli tükenmekte olan fantastik canavarları toplayan genç büyücü dostumuz, çantasında bir çok yaratık taşımaktadır. Tabi ki çantası da büyülü, içinde kocaman bir dünya var. Sonra bunlardan bir kaçı kaçıyor ve başı derde giriyor. Filmin sonunda Jonny Depp gözüküyor kısacık ama sanırım ikinci filminde bol bol göreceğiz.





The Founder


Fastfood yiyecek zinciri olan Mc Donalds'ın nasıl kurulduğunu izlediğimiz güzel bir film. Filmin baş rolü olan Micheal Keaton, McDonald'ın sahibi Ray Kroc karakterini canlandırıyor. Peki soyadı neden McDonald değil? Çünkü firmaya ismini veren onun soyadı değil; McDonald kardeşlerin soyadı.( Dick McDonald ve  Mac McDonald ) McDonald kardeşler mükemmelliyetçi bir düzen içinde restorasyonlarını işletirlerken, Ray'dan milkshake makinesi sipariş ediyorlar. İşte kaderleri burada değişiyor. Bugünkü self servis, tabak çanaksız yemek sunumu, hızlı servis gibi pek çok fastfood olayını bu adamlar bulmuş ve uyguluyorlar ama kaliteyi düşürmemek için bayilik vermek istemiyorlar. Ama Ray onları ikna ediyor ve zamanla şirketi yavaş yavaş ele geçiriyor ve en sonunda tamamen sahibi oluyor. Hatta isim hakkını da alıp, McDonald kardeşlerin tabelasından söktürüyor. Adamlar kendi soyadını dükkanlarında kullanamıyorlar. Vakit bulursanız mutlaka izleyin. İzleyin ki böyle kurtlara yem olmayın. ( Big Coin olayı çok güzel olmuş. Aldım, çok kaliteli yapılmış. Affedin Mc Donald kardeşler)
Ayrıca Michael Keaton'ın yıllar önce izlediğimiz Beter Böcek olduğunu izleyince çok şaşırdım.





A Ghost Story


2017 yapımı olan Ghost Story ( Hayalet Hikayesi) filmi ismi öyle çağrıştırsa da bir korku filmi değil. Dram ve fantastik kategorisinde ama bana ağır ilerleyen sanat filmlerini anımsattı. Başroldeki hayaleti Casey Affleck oynuyor. Yönetmeni ise David Lowery olan A Ghost Story'nin akıcı bir konusu ve olay örgüsü yok. Hatta neredeyse diyalog bile yok denecek kadar az. Kahramanımız trafik kazasında ölüyor ve hayalet olarak evine dönüyor. Ama aşağıda gözüktüğü gibi çarşaflı bir hayalet olmuş. Bence bu çarşaf olayı hoş olmuş. Hatta karşı evdeki hayaletin çarşafı çiçekliydi. Evde takılıyor, karısını izliyor. Ben ilk başta karısı için geri döndü sandım ama karısı gittikten sonra da evde kaldı. Karısı giderken kapının yanındaki ufak bir aralığa bir not yazıp bırakıyor. Üstünde de boya ile geçince bıraktığı nota ulaşmak zorlaşıyor. Yıllarca o nota ulaşmaya çalışıyor. Bu zaman boyunca eve başka başka insanlar taşınıyor. Kimisi onu fark ediyor kimisi fark etmiyor. En son evini yıkıyorlar. Yıkıntının ortasında ayakta dikiliyor. Sonra plaza, gökdelen tarzı bir bina yapılıyor. Binanın temelinde dikeliyor, inşaat işçileri dolaşıyor etrafında. Bina yükseldikçe içinde gezmeye başlıyor. Ya nasıl desem sıkılmadım, merakla izledim ama konuya tam da hakim olamadım. Anladığım kadarıyla yalnızlık teması işlenmiş. İşlenmemiş de olabilir. Bilemedim şimdi.



Yazım çok uzun olur düşüncesiyle ikiye böldüm. 
İkinci Bölüm için buraya tıklayabilirsiniz.

19 Eylül 2018 Çarşamba

Okuma Şenliği ( Güz 2018 )



Herkese Merhaba

Bir haftadır hiç uğramadığım bloguma geri döndüm. Geri dönme nedenim ise Güz Okuma Şenliği (2018) oldu çünkü blogum yokken bile açıp baktığım bir etkinlikti. Şimdi içinde olmak heyecan verici oldu ama umarım aksatmam. 

Güz Okuma Şenliği, 1 Eylül-30 Kasım 2018 tarihleri arasında olacak. Bu tarihler içindeki katılımları kabul ediyor. 

Daha ayrıntılı bilgi ve kurallar için Nilgün Komar'ın bloguna buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Ben listemi oluşturdum ama hadi hayırlısı diyorum. Şu disiplin olayını ve programlı yaşamayı kendime bir türlü entegre edemedim. Bir umut hazırladığım listemi aşağıda paylaştım. Boş kalan kategorilere kitap önerisinde bulunursanız çok sevinirim.


Güz Okuma Şenliği (2018) Okuma Listem


1.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan):  "İsminde GÜZ mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların Güz'de geçtiği dört kitap."

  •  
  •  
  •  


2.Kategori (10 puan): Adında bir Semt adı olan bir kitap.

                                        [semt mahalle belde şehir olabilir.

                                        örnek: Dersaadet'in Kalbi Beyazıt yada Efsaneler Kenti İstanbul

  •  Ağrı Dağı Efsanesi - Yaşar Kemal (120 sayfa)

3.Kategori (10 puan):  Kapağında Saat olan ya da adında Saat kelimesi olan bir kitap.

  • Eşref Saati - Şevket Rado (142 sayfa)

4.Kategori (10 puan): MARTI Yayınlarından bir kitap.

  • Masumiyetin İçin Savaş - Tess Gerritsen (368 sayfa)

5.Kategori (10 puan): MİZAH / KOMEDİ türünde bir kitap.



6.Kategori (10 puan): Adında AŞK kelimesi geçen bir kitap.

  • Aşk ve Gurur - Jane Austen (412 sayfa)

7.Kategori (10 puan): En az 500 sayfa olan bir kitap.

  • Benim Balığım Yaşayacak -  Ruth Ozeki (596 sayfa)

8.Kategori (10 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK / 29 Ekim / Cumhuriyet ile ilgili bir kitap.

  • Cumhuriyetin İlk Yüzyılı - İlber Ortaylı (284 sayfa)

9.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Adında yada konusunda Öğretmenlik olan yada yazarı bir Öğretmen olan iki kitap.

  • Bütün Öyküleri - Samed Behrengi
  • Dört Güzeller - İskender Pala (353 sayfa)

10.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Adında KİTAP / DEFTER kelimesi geçen iki kitap.



11.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Kendi Ad-Soyadınızın baş harfleri ile başlayan iki kitap.

  • S: Sineklerin Tanrısı - William Golging (261 sayfa)
  • B: Bozkırkurdu - Hermann Hesse (209 sayfa)

12.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Kapağındaki baskın rengi SARI / TURUNCU / YEŞİL / KAHVERENGİ olan dört kitap. [son bahar renkleri ile coşuyoruz... ]

  • SARI: Bin Muhteşem Güneş - Khaled Hosseini (430 sayfa)
  • TURUNCU: Otomatik Portakal - Anthony Burgess (168 sayfa)
  • YEŞİL: Efsane - İskender Pala (379 sayfa)
  • KAHVERENGİ: Yedinci Gün - İhsan Oktay Anar (240 sayfa)

13.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Şimdiye kadar HİÇ kitabını okumadığınız dört KADIN yazardan birer kitap.

  • Gül Mevsimidir - Fürüzan (84 sayfa)
  • Bülbülü Öldürmek - Harper Lee (239 sayfa)
  • Damızlık Kızın Öyküsü - Margaret Atwood (384 sayfa)
  • Ateşten Gömlek - Halide Edip Adıvar (256 sayfa)

14.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Kendizin belirleyeceği bir temaya uygun dört kitap.

      TEMA: İRAN EDEBİYATI

  •  Kış Uykusu - Goli Taraghi (96 sayfa)
  •  Kör Baykuş - Sâdık Hidâyet (95 sayfa)
  •  Mantıku't Tayr - Ferîdüddin Attâr
  •  Üç Damla Kan - Sâdık Hidâyet (110 sayfa)

12 Eylül 2018 Çarşamba

4. Sultanbeyli Kitap Fuarı ( 29 Eylül - 7 Ekim 2018 )



Kitapseverlere Merhaba

Yine bir kitap fuarı ile karşınızdayım.

Bu sefer 4. Sultanbeyli Kitap Fuarı'ndan bahsedeceğim. 4. Sultanbeyli Kitap Fuarı'nı 29 Eylül - 07 Ekim 2018 tarihlerinde 10:00-20:00 ( cumartesi 13:00 ) saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz. Yeri ise Sultanbeyli Kent Meydanı' nda olacak. Merkezdeki tünelin üstündeki meydanda kuruluyor.

4. Sultanbeyli Kitap Fuarı'nın sitesinde geçen seneden kalan bilgiler henüz ayıklanmamış sanırım. O yüzden siteleri yenilenirse buraya da eklerim. Ama güzel yayın evleri oluyor. Referans olsun diye alta geçen seneki yayın evlerinin yerleşim şemasını bıraktım.

Geçen sene neredeyse her gün ziyaret etmiştim. Çünkü kapımın önünde oluyor desem abartmış olmam.  Alttaki planda da görebileceğiniz gibi, iş çıkışı eve dönerken kapının birinden elim boş girip diğer uçtaki kapıdan ellerim dolu çıkıyordum. Elim dolarken cebim boşalıyordu. Sonuç ise geçen seneki Sultanbeyli Kitap fuarı ile ilgili şu yazımda mevcut. 



11 Eylül 2018 Salı

Falan Filan




Yağmurlu, gök gürültülü ve şimşekli bir günden herkese Merhaba

Ağustos görünümlü Eylül derken sanırım sonbahar kendini hissettirmeye başladı. Biraz erken mi geldi acaba? Bize de yaranılmıyor. Erken gelse suç, geç gelse suç. Hava bile yarandıramıyor kendini. Belki de yaranmaya çalışmaktan havada sıkılmıştır ve o yüzden son yıllarda kafasına buyruk davranıyordur. En güzelini yapıyorsun hava. Bir kez daha sevdim seni.



Zaten artık seni olduğun gibi sevme kararı aldığımı geçen gün yağmurunun altında kaçmadan yürüyüp gezerken bahsetmiştim. Mesela yağmur yağdığında şıp şıp akıp, uykusuz geceler geçirten çatımdan da şikayet etmeyecektim ama o konuda çatı biraz mızıkçılık yapıyor. En azından yatağın üstüne damlama gece uyurken. Sorun yağmurda değil; onun işi zaten yağmak. Sorun çatıda çünkü beni dış etkenlerden koruyamıyor. Gerçi ben de onu çok ihmal ettim. Bakıma ihtiyacı var. Çatı katında yaşamak güzel bir his ama keşke akmasa.

Aslında bu gün güzel başladı. Çatıya deli gibi çarpan yağmurlar, yeri göğü inleten gök gürültüleri, hafif üşüyen kolları örtünün altına sokup tatlı sıcaklığı hissetmek, eşimin işi ile ilgili güzel bir haber almak... Keyfim yerindeyken dedim bloga gireyim. İyi halt ettim. Çünkü yorumları sildim. Çok üzgünüm bu yüzden. Yorum yapan insanlara haksızlık yaptım diye düşünüyorum. Sonuçta vakit ayırdılar bu yorumlar için. Ömürlerinden hediye ettiler bana ama ben kıymetli vakitlerini tek bir tıkla ziyan ettim. Okuyan varsa gerçekten çok özür dilerim. Sonuçta en değerli hazine zaman diye düşünüyorum.



Eskiden bir şey satın alırken, onu alabilmek için kaç saat çalıştığımı hesaplardım. Sonra satın almayı istediğim o şey için mesela ömrümden 6 saat harcar mıyım diye düşünürdüm. Böyle düşününce almaz, geri bırakırdım. Zaman değerli, düşünceler değerli, ömür değerli...

Az önce Orhan Gencebay'dan Batsın Bu Dünya'yı dinliyordum. Şu an Şanışer'den Gel'i dinliyorum. Az sonra Aleyna Tilki dinleyebilirim belli olmaz. Değişken ruh halimi hep yengeç burcu olmama bağladım ama ben böyle olduğum için yengeç burcunun da adı çıkmış olabilir. ( Şanışer'den Yazamam Ecele dinliyorum. Hala Aleyna babaya geçmedim. )

Bu gün Ağustos ayında izlediklerimi paylaşayım diyorum. Aslında yarısı hazır. Geçen sefer filmlerin sadece fragmanlarını atmıştım. Bu sefer filmlerden biraz biraz bahsetmek istiyorum ama işsizliğin verdiği rahatlıkla çok film izlemişim. Kimisini hatırlayamıyorum. Hatırladıklarımı bile yazmaya üşeniyorum. Neden bu kadar üşengeç oldum? Belki de demirim eksiktir. Keşke mutluluk hormonu da yazsa doktorlar. Endorfin miydi? Bir bakayım. Baktım endorfin değilmiş serotoninmiş. En iyisi kalkayım da kahvaltılık çikolatayı kaşıklayayım.


Karikatürde sigaraya çiçek böcek koymadım çünkü bundan etkilenip sigaraya başlayacak arkadaşlara hayatta başarılar dilerim. Eskiden evde içerlerdi sigarayı. Şimdi evdekiler bile balkona çıkıyor. Hatta otobüslerde hatta ve hatta uzun yol otobüslerinde bile. Sigara içmeyen biri olarak yeni durumdan çok mutluyum. Gerçi bir zamanlar çubuk krakerde dudak tiryakiliğimiz vardı ama çok şükür sigaraya geçiş yapmadım. Çünkü ben alışkanlıklarından zor kurtulan biriyim. Yeniliklere sonuna kadar açık ama alışkanlıklarına körüne körüne bağlı. En kötü alışkanlığım gazlı içeçek ve çaya çok şeker atmak. Offf! Nasıl da Badgirl birisiyim. Zaten metroda sarı çizgiyi de azıcık geçiyorum.

İran filmleri güzel gidiyor. Kitap olarak sadece Goli Taraghi'nin Kış Uykusu'nu okudum.İlk karışıyor kişiler ama sonra oturuyor. Sevdim ama çeşit olması açısından farklı yazar ve şairlerden okumayı planlıyorum.

Dergiler birikmiş. Kaç ay önce aldığım dergilerin kapağını bile açmamışım. Beni böyle doyumsuz yapan sanırım kitap, dergi gibi şeylere çok kolay ulaşıyor olmam. Her yerde böyle kolay değil biliyorum o yüzden ulaşamayanlardan utanarak özür dilerim. Kitaplar da aynı durumda. Dağınık bir kitaplık. Koltukların, pencere pervazlarının üstü kitap ve dergi dolu ama doymuyor hala yenisini alıyorum. Uzun bir süre kitap almayacaktım ama kitap fuarları başlıyor. İkisi bana çok yakın. Hatta birisi kapımın önü diyebilirim.

Depresyona mı girdin? Hayır sadece saçımı birazcık kısaltmak istedim çünkü çok yıpranmıştı. Herkes psikolog olmuş memlekette. Herkes zaten her şey oluyor bir ben sanat tarihçisi olmak istedim ama olamadım. Her saçını kestiren ya da kesen bunaldığı için mi kesiyor? Üstelik hala omuzlarımdan aşağıdalar. Sanki belimde olan saçlarımı üçe vurmuşum gibi sahte psikolog tahlillerine maruz kalıyorum. Oysa ki şimdi daha sağlıklı duruyor saçlarım.



Daha önce böyle bir yazı paylaşmadım ama kafamın içinde daldan dala böyle muhabbetler ederim. Bu sefer buraya yazayım dedim.


Hala Şanışer dinliyorum. Geçemiyorum Serden



YORUM YAPAN HERKESTEN ÇOK ÖZÜR DİLERİM


Az önce çok kötü bir hata yaptım ve bazı gönderilerimin altındaki yorumları yanlışlıkla sildim. Bu yüzden vaktini ayırıp, değerli yorumlarını esirgemeyen, blog dünyasında bana yorumlarıyla destek olan herkesten çok ama çok özür dilerim.

Sol taraftaki yorumlar sekmesinde okuduklarımı silersem yeni gelen yorumlar gözümden kaçmaz diye saçma bir fikre kapıldım ve bir çok yorumu bu yüzden sildim. Mesela şu an Ağustos ayı okuduklarımın altında hiç yorum kalmadı. Oysa ki ne güzel diyaloglar kurmuştuk.

Bu hatama acemilik ya da ihmalkarlık diyebilirdim ama bahanelerin altına saklanmak mı olur bilemedim.

Blogum birinci yılına yaklaşıyor. Aralıkta bir yaşında olacak ama bir ara uzun bir süre girmediğim için hala çok acemiyim. (Kendimle çelişiyorum sanki)

Sizlere bir şarkı bırakarak yazımı bitirmek istiyorum. Gerçekten çok üzgünüm.



10 Eylül 2018 Pazartesi

7. Sancaktepe Kitap Fuarı Yaklaşıyor " Her Kitap Bir Nefes" (21-30 Eylül 2018)

Görsel www.sancaktepekitapfuari.com' dan alınmıştır.


Beklenen gün yaklaşıyor ve Sancaktepe Belediyesi, okurlar ile kitapları tekrar buluşturuyor. Bu sene 7.si düzenlenen 7.Sancaktepe Kitap Fuarı kapılarını 21 Eylül'de açıyor ve 30 Eylül'e kadar devam ediyor..

7.Sancaktepe Kitap Fuarı, Sancaktepe Belediye binasının bulunduğu Meydan Park'ta kurulacak. 21-30 Eylül 2018 tarihleri arasında saat 10:00 ile 20:00 saatleri arasında 100'ü aşkın yayınevi ve sahaf bizleri kitaplarla buluşturmak için ziyarete açık olacak. Ayrıca imza günleri ve sohbetlerde düzenleyecekler. Geçen senelerde de böyle etkinlikler vardı diye hatırlıyorum. Çok tatlı yazarlarla tanışmıştım. Sohbet etmiştik.

Peki hangi yayınevleri var? Yayınevlerinin sayısı 200'e yaklaşmıştı en son gördüğümde. O yüzden tek tek yazamayacağım. 7.Sancaktepe Kitap Fuarı hakkında daha fazla bilgi ve yayınevleri için buraya tıklayabilirsiniz.

Geçen sene fuar boyunca sık sık uğramaya çalışmıştım ve çok güzel kitaplar almıştım. Ama en güzeli Sancaktepe Belediyesi'nin hediye ettiği kitaplardı. Yer bildirimi yaparak İnstagram'da paylaştığım için bana 50 TL'lik kitap seçme hakkı vermişlerdi. İstediğim kitapları almıştım. Benimle gerçekten ilgilenmişlerdi. Geçen sene ki 6.Sancaktepe Kitap Fuarı yazım, aldıklarım ve hediye edilen kitaplar hakkımdaki yazım için buraya tıklayabilirsiniz.

Bu sene de uğramayı düşünüyorum. Gerçi kitap almayacaktım elimdekiler azalana kadar ama gitmesem olmaz. Hatırı kalır. Zaten senede bir görüşüyoruz :)

7 Eylül 2018 Cuma

Ağustos Ayı Okuduklarım (2018)





Ağustos ayını çok şükür bitirmişken çok geciktirmeden Ağustos ayında okuduğum kitapları paylaşayım dedim. Ağustos ayındaki okuma oranım bir önceki aya oranla daha iyi diyebilirim. (Geçen ay sadece Stefan Zweig'in "Kızıl" kitabını okumuştum. Sonuçta yedi, birden çoktur diye kendimi avutuyorum)Bu ay ince ama genelde güzel etkiler bırakan kitaplar okuduğumu düşünüyorum.

Ağustos ayında ilk kez Çin'den, Mısır'dan, İran'dan kitap okudum. Türkiye'den ise kitapları aracılığıyla Yusuf Atılgan ve Mustafa Kutlu ile tanışmış oldum. Tabi ki bir de her ayın olmazsa olmazı Zweig var. Samipaşazade Sezai ile daha önce "Sergüzeşt" sayesinde tanışmıştık. İkinci kez bir araya gelmek hoş oldu.

Toparlayacak olursak Ağustos ayında yedi kitap okumuşum, beş yazarla ilk kez tanışmış, beş ülkenin edebiyatından damlayan özlerden içmişim.

Okuduklarımı aşağıda kendimce ufak tefek açıklayarak sizlere de bahsetmek isterim.

Değişim - Mo Yan



"Bir erkek eğer sevdiği bir kadınla evlenemezse o zaman kendine en çok yararı getirecek kadınla evlenir."

Ağustos ayında okuduğum ilk kitap Mo Yan'dan Değişim oldu. Çin edebiyatı ile ilk kez tanıştım. İnce ve oldukça akıcı bir kitaptı. Kütüphaneye gittiğimde oturup oracıkta bitirdim. Mo yan, Çin'in en ünlü yazarıymış. Ayrıca Nobel Ödülü de varmış. Uzun öykü olan Değişim kitabında Mo Yan, Çin'deki toplumsal ve siyasal değişimleri kendi otobiyografisi şeklinde ele alarak anlatmış. Hem bir otobiyografi, hem bir öykü hem de tarih kitabı gibiydi. Çocukluğundan başlayarak yetişkinliğine kadar olan hayatını anlatarak, Çin'de yaşanan değişimleri de anlatmış olmuş. Zaten yazardan tarihi bir kitap yazması isteniyor ama kabul etmiyor. Sonra istediğin şekilde yaz ama yeter ki yaz şeklinde ikna çabaları sonucu Değişim' i yazıyor.
( Can Yayınları - 96 Sayfa )



Menekşeli Mektup - Mustafa Kutlu



" Niçin aramadı? Onu ben de bilmiyorum. Bir de derler ki, yazarlar kitapta yer alan kişilerin her halinden haberdar olur. Hadi canım sende."

Mustafa Kutlu'nun Menekşeli Mektup'una Sultanbeyli Belediyesi'nin kitap kafe tarzında olan bir mekanında çay içerken başlamıştım. (Aslında güzel bir mekan. Başka bir yazımda da orayı anlatayım size) 40 sayfa kadar okumuştum ama çay faslı bitince ayrıldık. Sonra Menekşeli Mektup ile dayanamayıp kütüphanede buluştuk ve kaldığımız yerden muhabbetimize devam ettik. Valla beklenen mektubun gelmemesi mi yoksa gelen mektubun buz gibi soğuk , duygusuz ve kısa olması mı daha kötü bilemedim. Kitapta en çok Sarıkamış ile ilgili olan hikayeyi beğendim. Mustafa Kutlu'nun üslubunu çok sevdim. Başka kitaplarında buluşmak üzere diyorum.
( Dergah Yayınları - 160 Sayfa )



Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan



" Yüksek sesle konuşanlar, tartışanlar hep bilinen şeyler olduğuna göre ülkenin yönetimini asıl etkileyen, düzenleyen şeyler bu fısıltılarda gizliydi anlaşılan. "

Anayurt Oteli, uzun zamandır kitaplığımda bekliyordu. Bir de kardeşi Aylak Adam var ama onu da hala okumadım. Anayurt Oteli, Yusuf Atılgan'ın ikinci romanıymış (1973). Kitapta sevgisiz ve yalnız Zebercet'in yaşamından bir bölüm okudum diyebilirim. İşlettiği otele gelen bir kadını aklından çıkaramıyor ve onu takıntı derecesine getiriyor. Tekrar gelecek umuduyla kendine bakmaya ve giyim tarzını değiştirmeye başlıyor. Bıyıkları falan da kesiyor. Ama kadın gelmedikçe yavaş yavaş kayışların kopmaya başladığını düşündüm. Biraz psikolojiye de yer verildiğini hissettim okurken. Bir de bu kitabı biraz sürüne sürüne okudum. Pek sarmadı beni nedense. Ama Aylak Adam' ı da okurum.
( Yapı Kredi Yayınları - 108 Sayfa )



Sıfır Noktasındaki Kadın - Neval El Seddavi



" Kız çocuklarından biri öldüğü zaman babam her zamanki gibi yemeğini yer, anneme ayaklarını yıkatır sonra yatmaya giderdi. Ölen çocuk erkekse babam annemi dövdükten sonra yemeğini yiyip gene yatağına yollanırdı. "

Ağustos ayında okuduğum dördüncü kitap olan Sıfır Noktasındaki Kadın'ı çok çarpıcı buldum. Neval El Seddavi, Mısır'daki Kanatır Hapishanesi'ne bir araştırma için gidiyor ve orada Firdevs isminde idamını bekleyen bir kadının olduğunu öğreniyor ve herkesin ona karşı olan saygılı ve hayran tavrına şaşırıyor ve tanışmak istiyor. Tabi ki Firdevs ilk başlarda kabul etmiyor ama idamına saatler kala Neval El Seddavi'yi çağırıyor ve hiç durmaksızın hayat hikayesini anlatmaya başlıyor. Zaten yazarı da baştan uyarıyor bu konuda. Vakti yoktur. Çünkü akşam altıda onu almaya geleceklerdir. Yani Firdevs'i kendi ağzından dinliyorsunuz. Mısırlı Firdevs, bir faişedir( çok kaba buluyorum bu kelimeyi ama kitabın arka kapağında da bu şekilde anlatmış.) Bir kadın, kadın olmanın bedelini ne kadar ağır ödeyebilirse,  Firdevs o kadar ağır ödemiş. Beni en çok acıtan iş ararken sürekli diploması olduğundan bahsetmesine rağmen onu sadece dişi bir vücut olarak görmeleri. Bir kere düşmeye gör işte. Hele bir de kadınsan. Kitabın gerçek bir olaya ve kişiye dayanıyor olması kitabı daha etkileyici kılıyor. Üstelik aynı hapishaneye yıllar sonra başka bir suçtan yazarın kendisi de düşüyor.
( Metis Yayınları - 110 Sayfa )



Vejetaryanlığın Yararları - Sâdık Hidâyet



" İnsan kan döküyor, zulüm tohumu ekiyor. O halde sonuçta savaş, acı, yıkım ve toplu kıyım biçecek. İnsanlık ilerlemeyecek, huzur bulamayacak; mutluluk, özgürlük ve barış yüzü göremeyecek etobur olduğu sürece. "

1 Ülke, 1 Kitap, 1 Film etkinliğim için seçtiğim bir kitaptı. Etkinliğin ilk ayı olan Eylül için İran'ı seçmiştim. Ama dayanamadım okudum. Kitap boş bir sayfada tek başına bulunan, Hz. Ali'nin "Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın." sözüyle başlıyor ve bence etkileyici bir giriş olmuş.Kitabı umduğumdan daha iyi buldum diyebilirim. Hatta çoğu yerde beni ikna bile etti. Etin, insanın doğal besini olmadığını ve doğal besinimiz olmayan bir şey yediğimiz için hasta olduğumuzu iddia ediyor.Vücudumuzun yaratılış olarak et yemeye uygun olmadığını ispatlamaya çalışıyor. Dişlerimizin etçil hayvanlara değil, meyve yiyen maymun türü hayvanlara benzediğinden bahsediyor. Midemizin eti öğütmek için yetersiz olduğundan, etçil olsaydık et yiyen hayvanlar gibi  kemikleri de yiyebileceğimizden, bağırsaklarımızın et yemek için fazla uzun olduğundan bahsediyor. Etçil hayvanların bağırsakları kısaymış. Bizimki uzun olunca et çok fazla vakit geçiriyor vücudumuzda ve bozulmaya başlıyor. Bu durumda bizi zehirliyormuş. Ayrıca besinlerin değerlerinden, vejetaryanlığın tarihinden, yiyecekleri pişirmeli mi gibi sorulara da cevap veriyor. Ayrıca vejetaryanlığın ahlaki ve ekonomik yönünü de ele almış.
( Yapı Kredi Yayınları - 73 Sayfa )



Amok Koşucusu - Stefan Zweig



" Ruhu çoktan ölmüştü, geriye öldürecek yalnızca bedeni kalmıştı. "

Heralde şu aralar her ay bir Zweig okuyorumdur.İş Bankası Yayınları sağ olsun pek çok kitabını çıkarıyor. Stefan Zweig, Amok Koşucusu'nda dünyanın bir ucuna, ülkesinden çok uzaklara çalışmaya giden bir doktorun mesleğiyle ilgili sorumlulukları, şahsi duyguları, gururu ve vicdanı arasında kalmasından dolayı yaşadığı psikolojik durumu ele almış. Bir kadın hastasının istediğini gurur yapıp kabul etmiyor ve bu olay her ikisinin de sonu oluyor. 
Amok koşucusu olmak aslında bir tür çıldırma halidir. Malezya'da görülen bir durummuş. Mesela birisi barda içkisini yudumlarken, birden ayağa kalkıyor, hançerini kapıp sokağa fırlıyor ve koşmaya başlıyor. Dosdoğru, karşısına çıkan her şeyi herkesi yıkarak koşuyor ve çığlık atıyor. Ta ki  birisi onu vurup durdurana kadar. Yani sonu ölüm olan bir cinnet hali.
( İş Bankası Yayınları - 64 Sayfa )




Küçük Şeyler - Samipaşazade Sezai



" Yook! Bir erkek için hastalanan, bir herife varmak için para verenlere acırım da onun için, yoksa... "

Samipaşazade Sezai 'nin Küçük Şeyler'ini İş Bankası Yayınları'nın Türk Klasikleri serisinden okudum. Çok güzel bir seri olduğunu düşünüyorum. Samipaşazade'yi ilk kez Sergüzeşt'te tanımıştım. Küçük Şeyler, yazarın okuduğum ikinci kitabı oldu. İçinde kısa kısa hikayeler, Daudet'in L'Arlesien-ne isimli hikayesinin çevirisini, tam bir hikaye olmasa da hem sade hem de orijinal haliyle paylaşılmış Kitabe-i Seng-i Mezar'ı bulabilirsiniz.  
Samipaşazade, kitabın önsözünde, neyin anlatıldığının değil, nasıl anlatıldığının önemli olduğunu söylüyor. Yani basit ve küçük şeyleri etkileyici hale getirmenin sizin olayı nasıl anlattığınıza bağlı olduğunundan bahsediyor.
(İş Bankası Yayınları - 84 Sayfa )


Benim Ağustos ayında okuduklarım bu kadar. Bir ara deli gibi kitap okudum. Ama artık bu durumu biraz yavaşlattım. Daha anlayarak, cümleler hakkında düşünerek ve küçük araştırmalar yaparak okumaya başladım. Böyle daha çok zevk almaya başladım diyebilirim. Umarım sizlerinde okuduğunuz güzel kitaplar vardır. Kitap önerilerinize her zaman açığım.


Sevgi İle Kalın, Hoşçakalın